23 Ocak 2012 Pazartesi

Hakan

“Aman evladım, sakın öyle bir kızın peşine takılıp derslerinizi boşlamayın. Şu diplomanızı alın, inşallah sonra hayırlı kızlarla hayatınızı birleştirirsiniz.” Hiçbir kadına arkadaştan öte bir niyetle yaklaşmamıştı Selim. Dicle’nin çok güzel olduğunu fark etmişti, hayat dolu, zeki bir kız… Etkilenmemek elde değildi ama işte dersler… Dersler bitince işler… Dicle’yle iyi arkadaşlardı ve Dicle’nin hoşlandığı bir erkek vardı besbelli. Kaç haftadır öğlen yemeklerini onlardan farklı saatte yiyordu, telefonda neşeli ve şifreli konuşuyordu, tiyatroya gidiyor ama Selim’e haber vermiyordu. Bir akşamüstü kuzenini sinemaya götürdüğünde karşılaştı Dicle’yle. Yanında o şanslı adam. Besbelli Dicle hayatına girmeden önce de çok şanslıymış, ideal boy, Dicle’nin zaafı olduğunu bir şekilde öğrenmiş olduğu kıvırcık saçlar, kendinden emin konuşmanın ötesinde gayet etkileyici bir ses tonu. Dicle’nin yanına yakışıyordu Hakan. Yakışıklılığının ötesinde, Hakan acayip bir insandı. Dicle’nin yanında kendini çok rahat hissederdi. Öğrenciliklerinin son senesinde daha hala resmi olarak tanıştırılmamışlardı. Ama Bir gün Hakan, alay edercesine gülerek yanından geçerken "merhaba" deyivermişti Dicle’ye. Şaşırıp, sesini duyurmak istemişti Dicle arkasından; "Merhaba!". Dicle, yeni işini tebrik etmek için okuldaki odasına uğradığında eğilip kulağına fısıldar gibi; "Hâlâ şiir yazıyor musun?" demişti… Şiirlerini istemiş, "Evime yerleş" diye çok sıradan bir espri yapmıştı... Dicle’nin hiçbir tiyatro teklifini geri çevirmemişti... Bir kez hariç! Dicle ne diller döktüyse ikna edememişti Hakan’ı o Pazar günü tiyatroya gitmeye. Pazar günü Dicle Ayşe ile, Hakan’la hiç gitmedikleri bir kafeye gitti. Sakin bir köşede iki kişilik masa ararken, Hakan’ın bir anda yakalanmışlığa bürünen yüzüyle karşılaştı. Hakan’ın karşısındaki kız sakin sakin, uzun uzun bir şeyler anlatıyordu. Dicle’nin gözleri hiç şaşırmamış numarasına yattı, “Afiyet olsun!”.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder