30 Ekim 2011 Pazar

Bu Kız

Yıldızlar eskiyip de solmuş olabilir mi? Ya da şehir ışıkları artık çok parlak? Aşağıya düşmekten korktu ayağa kalkınca. Daha doğrusu bir anda atlamak isteyeceğini zannedip, kendinden korktu. Taradı yirmi yıllık manzarayı. On sene önce isterdi atlamayı ama korkardı. Sonra âşık oldu. Gerçekten bu olabilir mi kendini sevmeye başladığı an? Kendini mi sevmeye başladı, hayatı mı? Hayatı seviyor biraz. Çelişkileri, ahengi, zamanla rutini de seviyor. Tutkuyu seviyor. Tutku, kuşlar öterken geliyor aklına ya da sabah serinliğini yakalayabilirse. Tutku öyle masumane öyle dokunaklı bir kelime halini alıyor ki. Tutku bir iltifat. İhtişamla açmış güllerin kokusunu sineye doldurduktan sonra onları makaslayacak, leylak dallarını yağmalamak için yolunu değiştirmeye üşenmeyecek kadar tutkulu adam, bir havaalanının soğuk atmosferinde saatler geçirmeye razı olup da şehri keşfetmek için en ufak bir dürtü hissetmiyor içinde. Sadece şehrin kendisini yutmasından korkuyor ve onu buradan kaçıracak uçağa binmeden önce bir sığınak bulmanın verdiği güvenle saatlerce bakışlarını boşaltmak zorunda olmayı önemsemiyor bile. Bu adama “ne kadar tutkulusun” demek, iltifat olmaz mı? İltifat bir yalan. Karşıdakini mutlu etmek için, belki ondan bir şey isteneceği için, belki nezaket kuralı zannedildiği için sarf edilen yalan içerikli övücü söz öbeği; iltifat. Çevresindeki tüm akıllı erkekler, biri hariç, iltifatın manasını bilir. Daha doğrusu iltifatın manasını bilmeyen tüm erkekler, biri hariç, akılsızdır onun nezdinde. Hayatı keskin sınırlar, sivri kelimelerle tasvir eder ama yumuşak geçişli, belirsiz sınırlarla yaşar. En katı kuralı şu olabilir mi acaba; hayatın katı kuralları yoktur. Ya da en sağlam genellemesi; tüm genellemeler yanlıştır. Bazı genellemeler yanlıştır, diyerek bu paradokstan basitçe sıyrıldığı gibi, hayatı kuralsız yaşamaya çalışırken tabulara ama sadece tabulara sorgulamadan boyun eğerek ilk paradokstan da sıyrılmaya çalışıyor. Hâlbuki şu da var, “tüm genellemeler yanlıştır” genellemesi dışında en az bir doğru genelleme vardır, acaba hangisidir? Ama bu düşünceler ona sadece bunalımlı bir ruh hali kazandırıyor. Mutsuz ve depresif olma konusunda gerçekten kendini iyi yetiştirmiş bir kız bu. Hayatı sevdiğini, tehlikeye atılmakla ispatlayabileceğini zanneden, dikkat çekmek için yok olmaya çalışan, tüm bunlar işe yaramayınca dikkat çekmek için kendini meydanlara atan ama bundan da sonuç alamayan bir kız. İz bırakmadan geçer gider hayatın içinden. Kendini değerli, güzel, akıllı, önemli hissettiği bir iki kısa anısı vardır. Bir de beyninin buzlukta beklemeye alındığına kanaat getirdiği, bir elin parmakları kadar, uzun geçmiş günleri. İsminin mavi bir elmasa kazındığını zannetmişti bunların birinde.”Mavi elmas ne?” diye soran olsa “Ne bileyim ben” diye keser atar, üşenir şimdi anlatmaya. Hâlbuki biliyor, anlatması zor değil ki. Dünyanın en değerli taşı. Üstelik en sert. Üzerine onun ismini kazıyarak tahrip etmeye razı olacak ve buna uğraşacak kadar çok sevmişti bir zamanlar bir erkek onu. Ama sözle sarf edilen mavi elmas hiç de ender bulunur bir şey değildir esasında. Daha sonra bu masalın gerçekçi bir hikâyeye uyarlanmışını da yaşamıştı. İşine gelince tutkulu olan adama âşıktı ve gerçekten tutkulu ama iltifat eden adam için ilk başlarda o üç harfi bırakmaya razı olamamıştı. Fakat, mavi elmasa isminin kazındığına inandığı gibi, aşktan uzun ömürlü, içten duygularla sevildiğine inandırıldı ya da tamamen kendi rızasıyla inandı daha sonra. Birkaç ayda tattı bencil aşkla taban tabana zıt, bir başkası için güzel olmaya çalışacak kadar onu ondan alan fedakâr ama huzur veren sevgiyi. Halbuki hepsi aldatmacaydı yine. O sadece ikinci kadın olmuştu, yedek parça da denebilir ya da teselli, vakit geçirmek için eğlencelik. Adı olmayan bir ikinci kadın. Adı olmayan ilişkiler içerisindeki bir kız. Tarif edemediği korkular taşırdı. Yaşıtları arasında çok alışılagelmiş bir şey belki, mutluluktan korkardı. Bir insanı ayakta tutan, mutluluğu olmamalıydı, insan acılarına rağmen ayakta kalabilmeliydi. Rağmen yaşama fikrine öyle saplanmıştı ki, büyük resmi göremeyen, aracı amaçla karıştıran, son sözü en başta söyleyiveren şaşırmış insanlar gibi o da düşmanını dost, handikapını araç edinmişti ayakta kalmak için. Mutlu olmak artık bir zaaftı ona göre. Güzel olmak fahişelikti, minnet duymak yağcılık, fedakârlık ödün, kendini geliştirmek özünü inkâr etmek, iltifat zaten yalandı. Kısa bir süre önce sevgili sıfatını almıştı yarı zamanlı tutkulu adam. Sonunda ilişkilerine isim bulunmuştu ve adam bunca zaman boşuna beklemenin pişmanlığıyla elde ettiği mutluluğu kaybetmekten korkuyor, kaybettiği zamanı telafi etmek için doludizgin seviyor, sevişiyordu. İltifat etmiyordu ama kıza âşıktı, onu gerçekten güzel buluyordu. Fedakârlık etmiş olmak için fırsat kolluyor, kızı mutlu etmek için çırpınıyor ve kronik bir halde terk edilme korkusu yaşıyordu. Hâlbuki kız ilişkilerinde bağımlı olmayı seneler önce reddetmişti. Yalnızlığı o kadar kanıksamıştı ki, bağlanmayı da reddetmenin eşiğinde, sadakati şansa bırakacak kadar umarsız oluvermişti. Tam tutkulu adamın ikinci kadını olmayı gururuna yedirememesine rağmen, yeryüzünde bir tek o adam sadık olmakla yükümlüymüş gibi ondan yüz çevirdiği halde, kendi ilişkilerinde aldatılmaya razıydı kafasında kovduğu düşüncelerinde. Bir ilişkiden kurtulmanın en temiz yoluydu aldatılmak. İstese bir daha o adamın yüzünü görmeden paşa paşa sürdürür hayatını. Ama şimdi adrenalin yok hayatında. İlişkinin nasıl sona ereceğine kafa yormaktan kendini alamıyor. Sevdiği adam onu aldatmaz ki. Sevdiği adamı mı gerçekten o? Eğer öyleyse ilişki niye bitsin ki? Kafasının bu kadar karışık olmasının sebebi, yarı tutkulu adamla ilişkisinde her şeyin yerli yerinde, mantık çerçevelerini fazla sarsmayacak sınırlarda olması. Bunun aşka dâhil olduğunu unutmaması için eski günleri, asık suratlı ve yarı tutkulu bu adamın bir tebessümüyle aydınlık günler geçirebildiğini hatırlatıyor kendine. Aksi gibi tam tutkulu adam doğrudan mantığına hitap etmenin yanında içgüdüsel bir intikam duygusunu da kaşıyor. Kitaplarda böyle yazmaz bu. Vazgeçemez bu kız, vazgeçemez anlamsızlığını bildiği şeylere anlam bulamadığı için kendini hırpalamaktan. Sevdiği bir romandan çıkıp kulağına fısıldasa Gündüz ya da Gece, fısıldasa bir gün yarı tutkulu adama duyulanın da buhar olup uçabileceğini, fısıldasa tam tutkulu adamın geleceğin melankolik anlarında özlenip de gene de hiç can yakmayabileceğini, inanmaz ki! İnansa da aldırmaz, yarı tutkuluyu tam, tam tutkuluyu yarım yapmak için kendini yarılar durur. Aldatılmak ister, gün gelir ölesiye ister aldatılmayı. Kendisi aldattığından da değil, aldatma hakkı olsun diye. Rüyalarında bile aldatsa vicdan azabı çeker, bilinç altından utanır, bilir çünkü bilinç altı demek, o demektir. Bilinç altı aldatınca yarı tutkulu adamı, yarı tutkulu adam aldatsın onu ister. Ve hiç suçlamaz kendini tam tutkulu adamı aldatmakla. Hiç düşünmez, yarı tutkulu adamı kıskandırmak için tam tutkulu adamı kullanmışlığının olduğunu. Tam tutkulu adam hep suçlu, yarı tutkulu adam masum ve sıkıcı, çeker gider bu kız. Yalnızlığa yerleşir, mektuplar yazar, şarkılar gönderir, gizlice intihar eder belki, ölemez. Daha yalnız, daha bencil, kendini ifade edemez… birisi olur işte. Hep olmak istediği gibi biri değil, hep olduğu gibi biri olur.