29 Ocak 2011 Cumartesi

Amatör Martı/Bölüm 4: Roger


Endişeli görünmeye çalışır bir ifade ile;
“Sen tek başına uçmaktan biraz korkuyorsun.”
“Biraz.”
“Bunu yenmemiz lazım. Şimdi gidip uçmaya ne dersin? Motorlu planör ile, senin korkunu yenmek için. Yarın da arka arkaya iyi uçuşlar yaparsan…”
“Ben Perşembe günü gidiyorum.”
“Yarın Perşembe değil. Bu akşamdan ve yarından bahsediyorum.”
“Peki, şimdi mi?”
“Evet, neden olmasın?”
“Beni endişelendiren bir tek şey var, saçma sapan hatalar yapıp mahcup olmak.”
“Endişelenme. 10 dakika sonra hangarın önünde buluşalım mı?”
Neler oluyor? Neden benimle ilgileniyor? Bana acıdı mı, beşinci defadır buradayım ve hala yeterince iyi uçamıyorum diye? Yoksa gerçekten uçabileceğimi, sadece iki günde bunu başarabileceğimi mi düşünüyor?
Naif görünmemeye çalışarak, gayet tedirgin, gidiyorum hangarın önüne. Biri jipi toprakta kaydırarak eğleniyor. Erken geldiğimi zannetmiştim ama Karsten çoktan gelmiş, beni beklerken jip ile hevesini gideriyormuş. Bir taşın üstüne oturup, KUSU’nun geri gelmesini bekliyoruz.
“İnsanoğlunun korkuları vardır. Bunlar hayatını koruması için gereklidir. Fakat tamamen korkulara teslim olamayız, bir yere kadar onlarla savaşabilir, onları yenebiliriz. Çocukluğumun geçtiği yerde, yüzdüğümüz bir nehir vardı. Suyun bol olduğu zamanlar, köprüden atlardık, sadece beş metre yükseklikten. Fakat sular çekilmeye başladıkça bu tehlikeli olmaya başlardı. Gene de merak ederdik, ne olabilirdi ki? Hem atlamak çok eğlenceliydi. O yüzden her seferinde cesaretimizi toplar, atlardık. Beş metre…on metre… yaz sonunda yirmi metreden suya atlıyor olurduk. Arkadaşımın bir fotoğrafını çekmiştim, suya tam kavuşacakken; daha çarpmadığı halde o acıya hazır, yüzünü ekşitmiş. Ama bununla çok da eğleniyor, artık onun için korkacağı bir şey yok. Planörle uçarken de, evet o koltuktan bir an da olsa kopmak insanı korkutabilir. Ama sen artık ne yapman gerektiğini biliyorsun, ne olacağını biliyorsun, alışman lazım. Şimdi seninle alıştırma yapacağız. Yanında ben olacağım, zaten bu planörde bir sorun olursa hemen motoru çalıştırabiliriz. Ama sorun olmayacak, göreceksin ve yarın motorsuz planörde de korkmayacaksın artık. Bu arada, planörcülüğü neden seviyorsun?”
“Dünyaya yukarıdan bakmak… planörü aerodinamik kurallara göre kontrol edebildiğimi hissetmek… ve uçuyor olmak, enerji harcamadan, doğal bir şekilde uçuyor olmak hoşuma gidiyor.”
“Benim düşündüklerime benzer. Bu arada sen, program yapıp, bir grubu yönlendirmekten zevk alan bir insan mısın?”
“Evet.”
“Ben de öyle tahmin etmiştim, biraz yöneticilik var sende. Bu güzel bir şey ama bazen senin gibi insanların şöyle bir sorunu olabilir; işler planladıkları gibi gitmezse bütün neşeleri kaçabilir. Senin öyle olup olmadığını bilmiyorum ama planörcülükle ne alakası var bunun dersen, aslında planör tam olarak senin kontrolünde değil. Bunu kabullenebilirsen, korkuların azalır.
Bir zamanlar buraya yerleşmiş kızıl kanatlı bir kuş vardı. Roger ismini koymuştuk ona. Kendisine zarar vermeyeceğimizi bilir, bazen bizimle uçardı. Bir gün uzun mesafe uçuşu yapıyorum, baktım kızıl bir şey hareket ediyor yanımda, Roger. Pistten çok uzaklaşmıştım ama benimle gelmiş. Bana termik buluyordu, beraber dönmeye başlıyorduk. Ben bazen hızlı gidip onu geçiyordum, irtifa kaybettiğim için yeniden termik bulmam gerekiyor. Ben yükselmeye çalışırken o bana yetişiyor, onun için yönün açının önemi yok tabii, bazen benim kanadıma çok yakın geçiveriyor… Çok güzel bir seyahat yaptık Roger’la ve beraber geri döndük. O an görüyorsun, planörle uçmak gerçekten doğal bir şey, doğaya aykırı bir şey yapmıyoruz, yapamayız.
Babam 12 sene burada çalıştı. Çok emeği geçti. Benim eğitmenim de o idi, ağabeyimin eğitmeni de. Şimdi ben de ondan öğrendiklerimi öğretiyorum. 2 sene önce öldü. Hala, buraya geldiğimde, binanın köşesinden babam çıkacak gibi hissederim.”
O sırada KUSU indi. Gene aralarında Almanca şakalaştılar. Tırmandım Kuzu’ya, motor çok ses yaptığı için telsiz kulaklık ile konuşmalıyız. Kulaklığı takıp da Karsten’ın sesini ne kadar rahat duyduğumu görünce iyice pilot gibi hissetmeye başladım.
Korktuğum gibi bir uçuş olmuyor. Hatta bana basit gelen bir alıştırma. Hiç güven verememiş miyim ben, neden böyle bir alıştırma yapma ihtiyacı duydu ki? Reflekslerim zayıf olduğu için mi?
İniyoruz ve bizi karşılayanlarla beraber planörü temizliyoruz. Bir an, herkesin ilgi odağıyım adeta. “Uçuş nasıldı?”, “Böcekleri katletmişsin.” …
Karsten o akşam alkol almamamı ve sabah sıkı bir kahvaltı etmemi öğütlüyor. Hatta ertesi sabah yanımdan geçerken tabağımı kontrol edip onaylıyor. Alkol uyarısı, solo uçuştan önce yapılır. Ama hayır, boşuna heyecanlanmayın, solo uçuş yapmama imkan yok. Sağlık kontrolünden geçmedim fakat bunu Karsten’a söylersem korkularımdan dolayı bahane ürettiğimi zannedebilir, hevessiz olduğumu zannedebilir, en kötüsü bu yoğun ve bana aniden özgüven veren ilgisini geri çekebilir.

25 Ocak 2011 Salı

Amatör Martı/Bölüm 3: Hayat Değiştiren Uçuş

Burada sadece iki günüm kaldı! Kahvaltıda karşımda oturan Karsten, tabağımdakilere bakıp, neden bu kadar ufak tefek kaldığımı anladığını söylüyor. Kalkarken, Karl’dan bir uyarı alıyorum; “Bugünlük, doğuştan gelen nezaketini bir yana bırak. İki gün sonra gidiyorsun, ilk sırada uçmaya bak.” Sert önyargılarımdan utanıyorum.
Grubun en disiplinlileri olarak, Karsten ve biz kız öğrenciler, piste ilk varanlarız.
“Hepiniz Bernd ile mi uçacaksınız?”
“Evet. Ve ben ilk uçacağım, Karl öyle dedi.”
“Ama sen uçmak için çok gençsin.”
“Grubun en büyüğü benim, eğitmenden bile büyüğüm!”
Ve hala yalnız uçamamaktayım.
Sadece iki uçuş, şu otobüs gibi planörle. Benim ilk göz ağrım, Vosvos gibi planör K-13 ile uçmuyor ki gözde eğitmenim Bernd.
Artık akşam oluyor. Bana bir kez daha sıra gelmedi. Birden Karl beni çağırıyor, K-13 ile uçmak ister miyim? Elbette! Fırlıyorum. Karsten ile uçacakmışım. Dalış ve dönüş de yapacakmışız. Hayır! Ben öyle şeylere hazır değilim. Yerçekimini olduğundan çok hissetmeye niyetim yok. Mecbur muyuz? Evet… evet gibi bir şey. Uyarıyorum “bağırırım”. Dalışa geçip hız kazanıyoruz, bağırıyorum. Aniden yükselmeye başlayıp duruyoruz, bağırıyorum. Düşüyoruz, bağırıyorum. Dönüp, savrulup… uçmaya devam ediyoruz. Başım dönüyor. “Bir kez daha?” “Hayır” diyorum sırf inadımdan. Katlanılmaz bir şey değil ama korkağı oynamak işime geliyor. İnişim ise hiç fena değil.
Planörü geri piste taşırken Kasten’dan hem övgüler hem eleştiriler dinliyorum. Karl ile Almanca konuşuyorlar. Benim solo uçuşum ile ilgili mi? Hayır, hayatta ihtimal vermem. Hemen bir uçuş daha yapacakmışız. Kendime fazla mı güveniyorum nedir, pek çok hata ile sonuçlanıyor bu uçuş. Hatta inişten hemen önce gözlerim sulanıp yanmaya başlıyor, her şeyi berbat ediyorum. “Bunu unutmak, sadece ilk uçuşumuzu göz önünde bulundurmak istiyorum” diyor Karsten. Çok mahcubum.
Bende hafif bir karın ağrısı, açlık… ter içinde dönüyoruz hangara. Planörleri temizleyip hangarı kapatıyoruz. Motorlu planör KUSU’yu -benim için Kuzu- yolcu ediyoruz. Akşam yemeği, duş, artık iyi hissediyorum. Henüz giyinmişim ki, koridorda ismim yankılanıyor. Karsten! Konuşmak için beni dışarı çağırıyor.

21 Ocak 2011 Cuma

Amatör Martı/Bölüm 2: Uçmadan bir Gün


Planör sporuna 14 yaşında başlamak bir adet. Her eğitmenin ayrı ayrı komik hikayeleri var. Mesela Bernd, gözlerinin bozuk olduğu anlaşılmadan önceki yıllarında hiç sevememiş uçmayı. İniş T’sini seçmeye başlayınca uçmanın manasını kavramış. Şimdi olağan bir tutku ile bahsediyor; planörcülüğün takım oyunu oluşundan, refleksin, bazen cinsiyetin bile performansı ne kadar etkilediğinden.
Beşinci defa buradayım. Bu sefer kısa bir ziyaret olacak bu. Ötede, geçen seferden tanıştığım bir eğitmen, Karl, bizim gruptan bir kızla selamlaşıyor, gene eğitmen olan kardeşi ile tanıştırıyor. Karl’ın kızlara olan düşkünlüğünün yanı sıra, Türklere karşı yanlış yargılarından da hoşlanmadığım için, selamlaşmayı biraz geciktirmekte sakınca görmüyorum. Kardeşinin, onun bir kopyası mı yoksa tam tersi, dünya tatlısı bir insan mı olduğunu merak ettiğim halde, onlardan yana bakmamayı doğal bir hale getirip, geçip gidiyorum.
Pistte ilk gün. Planörleri monte etmekle geçiriyoruz sabahı. Karl’ın sulu şakalarından daha beteri; gökyüzünden sulu bir tehdit gelmekte! Derhal planörleri hangara kapatıp… pasta yemeğe gidiyoruz. Huzur evi uyuşukluğumuzla dalga geçerken, bir şekilde işimden bahsetmeye başlıyorum. Birisi-öğlen yemeğinde karısından bahsedişini bakışlarım ve yanlış hatırlamıyorsam kaldırdığım kadeh ile takdir ettiğim kişi-tez çalışmamda kullanacağım yöntemleri soruyor, ve “belki ileride PIV” dediğim anda “PIV konusunda yardım ister misin? Sana adresimi vereyim mi? Sizin okul ile ortak projeler yürütmek istiyorum…” Benim PIV’nin P’si ile tanışmama daha aylar var! Sen kimsin? Adresini ver tabii ama adın ne?
“Biz Naumburg’a, Nietzsche’nin evini görmeye gideceğiz. Gelmek ister misiniz?” diyorum.
“Şimdi değil, iki saat sonra meydanda buluşalım mı?”
Neden olmasın? Nietzsche’nin evi pazartesileri kapalıymış zaten, pek çok müze gibi.
Meydanda, sıcaktan takatsiz kalmak üzereyim, bir dondurmacıya oturuyoruz. Konuşmalar daha çok Almanca ve Fransızca. Sadece kelimeleri yakalayabiliyorum, biraz sessiz belki biraz sıkkın görünüyorumdur. Konuşacak olursam, gülümsemeye çalışıyorum, kimse tepkili olduğumu zannetmesin.
Akşam yemeğinden sonra biraz müzik; Karl ve kardeşi Karsten tarafından. Karsten, hani şu PIV’ci. 22 senelik planörcüymüş, 14 yaşında babasının öğrencisi olarak başlamış. Burada değil elbette; doğudayız, 22 sene önce buraya giremiyormuş ki.
Yatmaya gitmeden önce Karl bir kağıt çıkarıp ertesi gün için grupları belirlemeyi öneriyor. Şakacı bir çocuklukla, paylaşamıyoruz planörleri, eğitmenleri. Ve arkadaşım Gerard, bir kare yakalıyor, kendimize odaklanmayıp o anlarımızı paylaşalım diye. Bernd, en popüler eğitmen olmanın verdiği bir umursamazlıkla, Karl’ın gitarını kurcalamakta. Karl, elinde kağıt kalem, kızlardan birinin gönlünü yapmak istiyor. Herkesin gözü kağıtta, ben dahil. Kareden hemen önce ne demişim ki, bir kişinin gözü bende! Gözümün içine bakmakta, ben farkında değilim, aldırmaz gibi görünmekteyim, gözüm kağıtta. “K-21 benim için otobüs gibi” demiş olmalıyım, Karsten gülerek beni süzmekte…

19 Ocak 2011 Çarşamba

Amatör Martı/Bölüm 1: Yuvaya Dönüş

Kendimi martılarla bir tuttuğum yerdeyim.
Buraya her gelişimde aynı benzetme ile kendimi tekrarlıyorum. Burası da, her gelişimde kendini tekrarlıyor, değişimin kendisi buraya pek sık uğramıyor.
Yemekhaneye girerken aynı kesif koku, menü hep aynı fukaralıkta, anlatılan hikayeler aynı. Bu değişmezlik mi insanı evine dönmüş gibi hissettiren yoksa buranın yerlilerinin sıcaklığı mı?
Ya da asıl sebep, evimin zaten gökler olması mı? Almanya’nın bir dağ köyünde, planör eğitimi alıyoruz. Da Vinci’nin çizimlerinden 4 asır sonra, Hezarfen Ahmet Çelebi’nin idamından 2 asır sonra, yokluktan varlık yaratan Almanlar, uçmak için bu kez martıları örnek alıyorlar. Yokluktan varlık yaratmakla ne mi kastediyorum? 1. Dünya Savaşı sonrası, ağır sanayisine ambargo konan Almanların, motorsuz uçuş için canla başla çalışmalarını kastediyorum.
Planörlere ilk hızın, yamaçtan aşağı itilerek ya da bir grup insan tarafından sapan mantığıyla fırlatılarak kazandırıldığı günler şimdi kahkahalarla anlatılan efsanelere konu. Her ne kadar, paraşütün pek de işe yaramayacağı yüksekliklerde, sırf ağırlık olsun diye paraşütsüz uçmuyorsak da, bugün aerodinamiğe ve arka koltukta oturan uçuş eğitmenine çok güveniyoruz.
Simgemiz martı; Attila İlhan’a inat, kendimizi martılarla bir tutuyoruz burada. Deniz kıyısında oturup da gemilere binemezken yazdığı şiir, iki nesil sonra bende nasıl da anlam kazanıyor, farklı kıyılara demirlemiş ve martı taklidi yaparken ve hatta çoluk çocuk henüz düşünülemezken.