1 Aralık 2011 Perşembe
Efsane-Bölüm3
Kuyyu’nun gözü adamın başına takıldı. Elbette şapka takmıyordu adam ama kirden kararmış gri uzun ceketini tamamlardı bir melon şapka, yasak olmasaydı.
Ertesi gün akşam saati, tekrar geldi sokağa Kuyyu. Arabadan evin önünde indi bu sefer, yanında bir yaver. Kapıyı çaldılar, kadın açtı. Bu sefer dünkü elbisenin grisini giymişti, pembe bir hırka vardı üzerinde. ‘Gene elbisesine göre güzel bir hırka giymiş’, diye düşündü Kuyyu. Saraydan geldiklerini, kocası ile görüşmeleri gerektiğini söyleyip girdiler içeriye.
İçeride, adamın karşısına, salonun en büyük mobilyası olan kanepeye oturdu Kuyyu ve yaver. Kadın ve çocuk ise, evin başka odası yokmuş da gene de onlara mahremiyet sağlamaya çalışıyormuş gibi, yemek masasının arkasına siniverdiler, bir sandalyenin üstüne. Bir sandalyeye sığıvermişti kadın da çocuk da.
Adama, saray tarafından seçildiğini, onlarla gelmesi gerektiğini, bir daha evine dönemeyeceğini anlattı Kuyyu. Yaver, Sultana, dolayısıyla ülkesine hizmet edeceği için adamın gurur duyması gerektiğini hatırlatarak kibarca, kendilerini reddetme lüksü olmadığı çıtlattı adama. Adam başını mekanik bir hareketle karısına ve çocuğuna çevirdi, sonra tekrar Kuyyu’ya çevirdi,
“Ailemi bu konuda rahatlatacak bir iki söz söyler misiniz?” dedi.
“Onlara ancak doğruyu söylerim, rahatlayıp rahatlamamak onların elinde.” Bu kadar despot olduğuna kendi de şaşmıştı.
Şimdi kadın ve çocuk oturuyordu karşılarında, adam köşeye sinmişti.
“Yarın sabah özel bir araba gönderip kocanızı saraya alacağız. Bundan sonra doğrudan ülkeye hizmet edecek, ne yazık ki bu eve geri dönemeyecek.”
Yaverin aklından geçen şuydu ‘Kim bu eve dönmek ister ki’ Kuyyu ise buranın her şeye rağmen bir yuva olduğunu düşünüyor, fiziksel şartların iticiliğine rağmen söylediği sıcak sözleri hiç de tuhaf bulmuyordu. Halbuki adamın evden sonsuza dek ayrılacağı duyulunca o evde bir yuva havası esmişti evin sakinlerine göre. Bir daha üçü bir arada olamayacaklarını öğrenince aile olmanın kıymeti artmıştı birden bire. Çocuk, babasıyla hiç sohbet edemediğini hatırladı, kadın da öyle. Ama babası ülkeye hizmet edecekti, bu iyi bir şey olmalıydı. Daha onların aklından geçmeden para meselesinde Kuyyu onları rahatlattı,
“Devlet sizin geçiminizi sağlayacaktır…” aslında bu konuyu Sultanla konuşmamıştı “… kocanızın bakımından, her türlü ihtiyacından zaten artık saray sorumlu…” Sultana bir de para şartı koşması gerekirdi, tedirgin döküldü son vaat dudaklarından “… hak ettiği maaşı ise doğrudan size göndereceğiz.”
Onaylar bir baş sallama görüldü kadının yüzünde ilk hayat emaresi olarak.
“Ama siz artık kocanızı öldü bileceksiniz.” Söyleyiverdi işte.
“Öldürecek misiniz onu?”
30 Ekim 2011 Pazar
Bu Kız
Yıldızlar eskiyip de solmuş olabilir mi? Ya da şehir ışıkları artık çok parlak? Aşağıya düşmekten korktu ayağa kalkınca. Daha doğrusu bir anda atlamak isteyeceğini zannedip, kendinden korktu. Taradı yirmi yıllık manzarayı. On sene önce isterdi atlamayı ama korkardı. Sonra âşık oldu. Gerçekten bu olabilir mi kendini sevmeye başladığı an? Kendini mi sevmeye başladı, hayatı mı?
Hayatı seviyor biraz. Çelişkileri, ahengi, zamanla rutini de seviyor. Tutkuyu seviyor.
Tutku, kuşlar öterken geliyor aklına ya da sabah serinliğini yakalayabilirse. Tutku öyle masumane öyle dokunaklı bir kelime halini alıyor ki. Tutku bir iltifat.
İhtişamla açmış güllerin kokusunu sineye doldurduktan sonra onları makaslayacak, leylak dallarını yağmalamak için yolunu değiştirmeye üşenmeyecek kadar tutkulu adam, bir havaalanının soğuk atmosferinde saatler geçirmeye razı olup da şehri keşfetmek için en ufak bir dürtü hissetmiyor içinde. Sadece şehrin kendisini yutmasından korkuyor ve onu buradan kaçıracak uçağa binmeden önce bir sığınak bulmanın verdiği güvenle saatlerce bakışlarını boşaltmak zorunda olmayı önemsemiyor bile. Bu adama “ne kadar tutkulusun” demek, iltifat olmaz mı?
İltifat bir yalan. Karşıdakini mutlu etmek için, belki ondan bir şey isteneceği için, belki nezaket kuralı zannedildiği için sarf edilen yalan içerikli övücü söz öbeği; iltifat.
Çevresindeki tüm akıllı erkekler, biri hariç, iltifatın manasını bilir. Daha doğrusu iltifatın manasını bilmeyen tüm erkekler, biri hariç, akılsızdır onun nezdinde. Hayatı keskin sınırlar, sivri kelimelerle tasvir eder ama yumuşak geçişli, belirsiz sınırlarla yaşar. En katı kuralı şu olabilir mi acaba; hayatın katı kuralları yoktur. Ya da en sağlam genellemesi; tüm genellemeler yanlıştır. Bazı genellemeler yanlıştır, diyerek bu paradokstan basitçe sıyrıldığı gibi, hayatı kuralsız yaşamaya çalışırken tabulara ama sadece tabulara sorgulamadan boyun eğerek ilk paradokstan da sıyrılmaya çalışıyor. Hâlbuki şu da var, “tüm genellemeler yanlıştır” genellemesi dışında en az bir doğru genelleme vardır, acaba hangisidir? Ama bu düşünceler ona sadece bunalımlı bir ruh hali kazandırıyor. Mutsuz ve depresif olma konusunda gerçekten kendini iyi yetiştirmiş bir kız bu.
Hayatı sevdiğini, tehlikeye atılmakla ispatlayabileceğini zanneden, dikkat çekmek için yok olmaya çalışan, tüm bunlar işe yaramayınca dikkat çekmek için kendini meydanlara atan ama bundan da sonuç alamayan bir kız. İz bırakmadan geçer gider hayatın içinden. Kendini değerli, güzel, akıllı, önemli hissettiği bir iki kısa anısı vardır. Bir de beyninin buzlukta beklemeye alındığına kanaat getirdiği, bir elin parmakları kadar, uzun geçmiş günleri. İsminin mavi bir elmasa kazındığını zannetmişti bunların birinde.”Mavi elmas ne?” diye soran olsa “Ne bileyim ben” diye keser atar, üşenir şimdi anlatmaya. Hâlbuki biliyor, anlatması zor değil ki. Dünyanın en değerli taşı. Üstelik en sert. Üzerine onun ismini kazıyarak tahrip etmeye razı olacak ve buna uğraşacak kadar çok sevmişti bir zamanlar bir erkek onu. Ama sözle sarf edilen mavi elmas hiç de ender bulunur bir şey değildir esasında.
Daha sonra bu masalın gerçekçi bir hikâyeye uyarlanmışını da yaşamıştı. İşine gelince tutkulu olan adama âşıktı ve gerçekten tutkulu ama iltifat eden adam için ilk başlarda o üç harfi bırakmaya razı olamamıştı. Fakat, mavi elmasa isminin kazındığına inandığı gibi, aşktan uzun ömürlü, içten duygularla sevildiğine inandırıldı ya da tamamen kendi rızasıyla inandı daha sonra. Birkaç ayda tattı bencil aşkla taban tabana zıt, bir başkası için güzel olmaya çalışacak kadar onu ondan alan fedakâr ama huzur veren sevgiyi. Halbuki hepsi aldatmacaydı yine. O sadece ikinci kadın olmuştu, yedek parça da denebilir ya da teselli, vakit geçirmek için eğlencelik. Adı olmayan bir ikinci kadın. Adı olmayan ilişkiler içerisindeki bir kız.
Tarif edemediği korkular taşırdı. Yaşıtları arasında çok alışılagelmiş bir şey belki, mutluluktan korkardı. Bir insanı ayakta tutan, mutluluğu olmamalıydı, insan acılarına rağmen ayakta kalabilmeliydi. Rağmen yaşama fikrine öyle saplanmıştı ki, büyük resmi göremeyen, aracı amaçla karıştıran, son sözü en başta söyleyiveren şaşırmış insanlar gibi o da düşmanını dost, handikapını araç edinmişti ayakta kalmak için. Mutlu olmak artık bir zaaftı ona göre. Güzel olmak fahişelikti, minnet duymak yağcılık, fedakârlık ödün, kendini geliştirmek özünü inkâr etmek, iltifat zaten yalandı.
Kısa bir süre önce sevgili sıfatını almıştı yarı zamanlı tutkulu adam. Sonunda ilişkilerine isim bulunmuştu ve adam bunca zaman boşuna beklemenin pişmanlığıyla elde ettiği mutluluğu kaybetmekten korkuyor, kaybettiği zamanı telafi etmek için doludizgin seviyor, sevişiyordu. İltifat etmiyordu ama kıza âşıktı, onu gerçekten güzel buluyordu. Fedakârlık etmiş olmak için fırsat kolluyor, kızı mutlu etmek için çırpınıyor ve kronik bir halde terk edilme korkusu yaşıyordu. Hâlbuki kız ilişkilerinde bağımlı olmayı seneler önce reddetmişti. Yalnızlığı o kadar kanıksamıştı ki, bağlanmayı da reddetmenin eşiğinde, sadakati şansa bırakacak kadar umarsız oluvermişti. Tam tutkulu adamın ikinci kadını olmayı gururuna yedirememesine rağmen, yeryüzünde bir tek o adam sadık olmakla yükümlüymüş gibi ondan yüz çevirdiği halde, kendi ilişkilerinde aldatılmaya razıydı kafasında kovduğu düşüncelerinde.
Bir ilişkiden kurtulmanın en temiz yoluydu aldatılmak. İstese bir daha o adamın yüzünü görmeden paşa paşa sürdürür hayatını.
Ama şimdi adrenalin yok hayatında. İlişkinin nasıl sona ereceğine kafa yormaktan kendini alamıyor. Sevdiği adam onu aldatmaz ki. Sevdiği adamı mı gerçekten o? Eğer öyleyse ilişki niye bitsin ki?
Kafasının bu kadar karışık olmasının sebebi, yarı tutkulu adamla ilişkisinde her şeyin yerli yerinde, mantık çerçevelerini fazla sarsmayacak sınırlarda olması. Bunun aşka dâhil olduğunu unutmaması için eski günleri, asık suratlı ve yarı tutkulu bu adamın bir tebessümüyle aydınlık günler geçirebildiğini hatırlatıyor kendine. Aksi gibi tam tutkulu adam doğrudan mantığına hitap etmenin yanında içgüdüsel bir intikam duygusunu da kaşıyor. Kitaplarda böyle yazmaz bu.
Vazgeçemez bu kız, vazgeçemez anlamsızlığını bildiği şeylere anlam bulamadığı için kendini hırpalamaktan. Sevdiği bir romandan çıkıp kulağına fısıldasa Gündüz ya da Gece, fısıldasa bir gün yarı tutkulu adama duyulanın da buhar olup uçabileceğini, fısıldasa tam tutkulu adamın geleceğin melankolik anlarında özlenip de gene de hiç can yakmayabileceğini, inanmaz ki! İnansa da aldırmaz, yarı tutkuluyu tam, tam tutkuluyu yarım yapmak için kendini yarılar durur. Aldatılmak ister, gün gelir ölesiye ister aldatılmayı. Kendisi aldattığından da değil, aldatma hakkı olsun diye. Rüyalarında bile aldatsa vicdan azabı çeker, bilinç altından utanır, bilir çünkü bilinç altı demek, o demektir. Bilinç altı aldatınca yarı tutkulu adamı, yarı tutkulu adam aldatsın onu ister. Ve hiç suçlamaz kendini tam tutkulu adamı aldatmakla. Hiç düşünmez, yarı tutkulu adamı kıskandırmak için tam tutkulu adamı kullanmışlığının olduğunu. Tam tutkulu adam hep suçlu, yarı tutkulu adam masum ve sıkıcı, çeker gider bu kız. Yalnızlığa yerleşir, mektuplar yazar, şarkılar gönderir, gizlice intihar eder belki, ölemez. Daha yalnız, daha bencil, kendini ifade edemez… birisi olur işte. Hep olmak istediği gibi biri değil, hep olduğu gibi biri olur.
17 Eylül 2011 Cumartesi
24 Mart 2011 Perşembe
Efsane-Bölüm 2
Kuyyu şehrin güneydoğusunda aradı adamı. Sultan’dan rüyayı ilk dinlediğinde ne hissettiyse ona göre hareket etti. Şehir merkezine göre pek karanlık olan bölgeye araba ile yaklaştı ama oraya girmeden terk etti arabayı ve yürümeye başladı. Bir köprünün altından sağa kıvrıldı ve yeşil, kırmızı, kahverengi sıralanmış müstakil evleri gördü. Caddenin tek tarafına dizilmişti evler. ‘Yeşil olan’ diye düşündü ama önüne çıkan ilk eve giremezdi, girmezdi. Hele böyle bir şey için, bu haksızlık olurdu. Hangi eve girse hak yerini bulacaktı ki… İlk üç evin yanında uzanan ağaçlardan sonra bu sefer aralıksız evlerin dizili olduğunu görünce biraz daha yürümeye karar verdi ve sağında sıralanan evlerden üçüncü yeşil olanın karşısında dimdik durdu ve bir devi süzer gibi süzdü evi. Kapıyı çalıverse, kim açardı? Tek başına içeri girmesi, o tuhaf isteği tek başınayken dile getirmesi doğru muydu? Doğru olması bir yana, Kuyyu bunu yapabilir miydi ki? O sırada evden bir kadın çıktı. Kıvırcık saçlı, yürümekte zorlanmaya başlamış, şişmanca ve çirkin giyinen bir kadındı. Elbisesinde şık bir şeyler görmeye çalıştı Kuyyu. Çiçekli bir kumaştan, dümdüz biçilip dikilmiş alelade bir elbiseydi. ‘Kumaşın çiçekleri cezp etmiştir kadını’ diye düşündü. ‘Hem üstündeki lacivert ceketin rengi de bu kumaşa uygun seçilmiş gibi.’ Ceket güzeldi güzel olmasına da, kadının gündelik kılığına hiç uygun değildi ki.
Kadın yürüyüp gittikten sonra saatlerce izledi Kuyyu boş evi. Elinde torbalarla kadın dönmeden hemen önce, evin oğlu sağ omzunda kitap dolu bir çanta ile yampiri yampiri yürüyerek geldi, çanta düşeyazarken kapıyı açıp girdi eve. Koltuklara sinmiş rutubet kokusu çarptı adeta Kuyyu’nun yüzüne. Eski evler hep aynı kokardı, eski arabaların da kendilerine has bir kokusu vardı. Kokunun mekanizması ne idi acaba? Neden hafızanın en kuvvetli duyusu, hafızası en kuvvetli duyu idi koku? Nefes almanın refleks olması ile alakalı olmalı. Ondine geldi aklına, Neptün’ün laneti; nefes alma refleksinin ortadan kalktığı lanet. Şimdi o da Sultan’ı lanetliyordu, hiç yalnız kalamayacaktı Sultan. Buna inanıyordu Kuyyu, adamı ikna edebileceğini biliyordu. Karısı çok üzülmeyecekti, oğlu gurur duyacaktı… bir an için çok iyimser, çok saf düşünüp bunları getirdi aklına. O sırada kadın da belirmişti köprünün altından çıkan yolda. Birazdan adam da gelirdi. Onun da eve girişini izleyip terk edecekti bu sokağı, bugünlük. Sultan’dan bir ekip isteyecek, resmi bir saray görevlisi olarak gelip konuşacaktı adamla.
Köprünün altından çıkan yolda bir adam belirdi. Dizlerini bükmeden yürüyormuş gibi, bir sağa bir sola meylederek ilerliyordu.
Kadın yürüyüp gittikten sonra saatlerce izledi Kuyyu boş evi. Elinde torbalarla kadın dönmeden hemen önce, evin oğlu sağ omzunda kitap dolu bir çanta ile yampiri yampiri yürüyerek geldi, çanta düşeyazarken kapıyı açıp girdi eve. Koltuklara sinmiş rutubet kokusu çarptı adeta Kuyyu’nun yüzüne. Eski evler hep aynı kokardı, eski arabaların da kendilerine has bir kokusu vardı. Kokunun mekanizması ne idi acaba? Neden hafızanın en kuvvetli duyusu, hafızası en kuvvetli duyu idi koku? Nefes almanın refleks olması ile alakalı olmalı. Ondine geldi aklına, Neptün’ün laneti; nefes alma refleksinin ortadan kalktığı lanet. Şimdi o da Sultan’ı lanetliyordu, hiç yalnız kalamayacaktı Sultan. Buna inanıyordu Kuyyu, adamı ikna edebileceğini biliyordu. Karısı çok üzülmeyecekti, oğlu gurur duyacaktı… bir an için çok iyimser, çok saf düşünüp bunları getirdi aklına. O sırada kadın da belirmişti köprünün altından çıkan yolda. Birazdan adam da gelirdi. Onun da eve girişini izleyip terk edecekti bu sokağı, bugünlük. Sultan’dan bir ekip isteyecek, resmi bir saray görevlisi olarak gelip konuşacaktı adamla.
Köprünün altından çıkan yolda bir adam belirdi. Dizlerini bükmeden yürüyormuş gibi, bir sağa bir sola meylederek ilerliyordu.
16 Mart 2011 Çarşamba
Efsane-Bölüm 1
“Bir şartım var” dedi “ onun başını da kendi başının yanında taşıyacaksın”.
Sultan aylardır hasta düşüp yatmaktan yorulmuştu. Rüyasında çirkince bir adam görür olmuştu son günlerde. Önce Heyet’e anlattı bunu, onlar da Kahinler’e danışmayı uygun buldu. Özelliği olmayan yuvarlak bir yüz, ince bir bıyığı vardı adamın.
“Adamın görünüşünü sinir bozucu yapan melon bir şapka var kafasında” dedi Sultan. Bir tek o kafasına taç takardı. Başka kimsenin bir başlık giymesi yasaktı, Sultan bunu başkaldırı addederdi.
“Şapka ne renk efendimiz?”
“Kirli bir renk, griymiş de pislikten siyaha dönmüş sanki.”
Kahinler bir formül bulmuş idi Sultan’ın nüksedip duran hastalığına. Güya rüyadan yola çıkarak bulmuşlardı bunu. “Sultanımız kendi hastalığının çaresini kendi buldu, bize düşen mesajı yorumlamaktı” diye dalkavukluklarla anlattılar tiksindirici formülü.
“Öldüreyim mi adamı?”
“Sen doktorsun…”
“Değilim!”
“İstediğin işi yapıyorsun, sana sonsuz bir alan tanıdım. Bugün sana ihtiyacım olduğunu hissediyorum, bu konuda başkasına güvenemem… anlattıkları yeterince iğrenç… ama sen de olur verirsen, o zaman uygularım.”
“Ben böyle bir tedavi düşünmezdim.”
“İşe yaramaz mı sence?”
“Ben düşünmezdim, dedim.”
“Düşünemezdin yani?”
“Düşünmezdim.”
“Batıl bir yöntem olduğunu düşünüyorsun, değil mi?”
“Adamı öldüreyim mi?”
Sultan sıkıldı bir an, sonra bir sultan olduğunu hatırladı yeniden
“Henüz ülke yönetmeye yetkin bir varisim yok! Zaten aylardır bütün kararları Heyet alıyor. ”
Kuyyu’nun içinden ‘ne fark eder ki’ demek geldi. Heyet bugün tüm kararları veriyorsa, Sultan’ın beş yaşındaki oğlu göstermelik bir sultan olarak taç giyince de onlar devam ederdi ülkeyi yönetmeye. Sonra, Sultan’ın sağlığı kadar, öldürmesi istenecek o adamın başı kadar kendi başının da kıymeti olduğunu hatırlayıp tuttu çenesini. Baş… sahi baş önemlidir de, hayatı bir ‘baş’ kelimesine indirgeyecek kadar mı önemli? Baş… ‘başım üstüne efendim’ Bu ‘baş’ kelimesini aklında tut, dedi kendi kendine. Sonra Sultan’ın, işleri Heyet’e bırakmaktan neden bu kadar rahatsız olabileceğini düşünmek istedi ama Sultan konuşmaya devam etmekteydi. Üstelik bu sefer söylediklerine inanır bir hali vardı hiç olmazsa. Hem Sultan’ın sağlığı için Kahinler’den medet uman bu Heyet değil miydi, ülke beş yaşındaki varise kalsa daha iyi. Sultan’ın da çok içine sinmemiş önerilen sözüm ona tedavi ama, yalan da değil, Sultan rüyasında görmüştür, Kuyyu buna inanır işte.
“Sultan’ı kurtarmış olacak, ülkeye hizmet edecek o adam ölürken” dedi nihayet Sultan. Adama ölümü ilk kez yakıştırıyordu. Kuyyu ile baş başa görüşmek istemişti. Adamı nasıl tarif edecekti ki? Seneler önce gördüğü bir tabloyu andırıyordu, Sultan onu İngiliz’e benzetiyordu, ressamın Flaman olduğunu bildiği halde. Tüm bu ayrıntıları konuşamazdı uluorta, ancak Kuyyu ile baş başa iken açardı içinin bu aciz, cahil, zayıf… anlamsız yanlarını.
Kuyyu bulabilir miydi adamı? Bulurdu.
“Eğer adamı bulursam” dedi “tarif edilen ilacı hazırlamam için…” bir şart koş Kuyyu, bir şart koş, koskoca Sultan’a karşı bir şart koş “bir şartım var” ‘baş’! “ onun başını da kendi başının yanında taşıyacaksın”.
Sultan aylardır hasta düşüp yatmaktan yorulmuştu. Rüyasında çirkince bir adam görür olmuştu son günlerde. Önce Heyet’e anlattı bunu, onlar da Kahinler’e danışmayı uygun buldu. Özelliği olmayan yuvarlak bir yüz, ince bir bıyığı vardı adamın.
“Adamın görünüşünü sinir bozucu yapan melon bir şapka var kafasında” dedi Sultan. Bir tek o kafasına taç takardı. Başka kimsenin bir başlık giymesi yasaktı, Sultan bunu başkaldırı addederdi.
“Şapka ne renk efendimiz?”
“Kirli bir renk, griymiş de pislikten siyaha dönmüş sanki.”
Kahinler bir formül bulmuş idi Sultan’ın nüksedip duran hastalığına. Güya rüyadan yola çıkarak bulmuşlardı bunu. “Sultanımız kendi hastalığının çaresini kendi buldu, bize düşen mesajı yorumlamaktı” diye dalkavukluklarla anlattılar tiksindirici formülü.
“Öldüreyim mi adamı?”
“Sen doktorsun…”
“Değilim!”
“İstediğin işi yapıyorsun, sana sonsuz bir alan tanıdım. Bugün sana ihtiyacım olduğunu hissediyorum, bu konuda başkasına güvenemem… anlattıkları yeterince iğrenç… ama sen de olur verirsen, o zaman uygularım.”
“Ben böyle bir tedavi düşünmezdim.”
“İşe yaramaz mı sence?”
“Ben düşünmezdim, dedim.”
“Düşünemezdin yani?”
“Düşünmezdim.”
“Batıl bir yöntem olduğunu düşünüyorsun, değil mi?”
“Adamı öldüreyim mi?”
Sultan sıkıldı bir an, sonra bir sultan olduğunu hatırladı yeniden
“Henüz ülke yönetmeye yetkin bir varisim yok! Zaten aylardır bütün kararları Heyet alıyor. ”
Kuyyu’nun içinden ‘ne fark eder ki’ demek geldi. Heyet bugün tüm kararları veriyorsa, Sultan’ın beş yaşındaki oğlu göstermelik bir sultan olarak taç giyince de onlar devam ederdi ülkeyi yönetmeye. Sonra, Sultan’ın sağlığı kadar, öldürmesi istenecek o adamın başı kadar kendi başının da kıymeti olduğunu hatırlayıp tuttu çenesini. Baş… sahi baş önemlidir de, hayatı bir ‘baş’ kelimesine indirgeyecek kadar mı önemli? Baş… ‘başım üstüne efendim’ Bu ‘baş’ kelimesini aklında tut, dedi kendi kendine. Sonra Sultan’ın, işleri Heyet’e bırakmaktan neden bu kadar rahatsız olabileceğini düşünmek istedi ama Sultan konuşmaya devam etmekteydi. Üstelik bu sefer söylediklerine inanır bir hali vardı hiç olmazsa. Hem Sultan’ın sağlığı için Kahinler’den medet uman bu Heyet değil miydi, ülke beş yaşındaki varise kalsa daha iyi. Sultan’ın da çok içine sinmemiş önerilen sözüm ona tedavi ama, yalan da değil, Sultan rüyasında görmüştür, Kuyyu buna inanır işte.
“Sultan’ı kurtarmış olacak, ülkeye hizmet edecek o adam ölürken” dedi nihayet Sultan. Adama ölümü ilk kez yakıştırıyordu. Kuyyu ile baş başa görüşmek istemişti. Adamı nasıl tarif edecekti ki? Seneler önce gördüğü bir tabloyu andırıyordu, Sultan onu İngiliz’e benzetiyordu, ressamın Flaman olduğunu bildiği halde. Tüm bu ayrıntıları konuşamazdı uluorta, ancak Kuyyu ile baş başa iken açardı içinin bu aciz, cahil, zayıf… anlamsız yanlarını.
Kuyyu bulabilir miydi adamı? Bulurdu.
“Eğer adamı bulursam” dedi “tarif edilen ilacı hazırlamam için…” bir şart koş Kuyyu, bir şart koş, koskoca Sultan’a karşı bir şart koş “bir şartım var” ‘baş’! “ onun başını da kendi başının yanında taşıyacaksın”.
3 Şubat 2011 Perşembe
Amatör Martı/Bölüm 5(Son): Korkma
Sabah iki uçuş yapıyoruz Karsten ile. Akşama kadar bir daha uçamayacağım, zira Karsten tek kişilik bir planörün test uçuşları için bizi terk edecek. Sabahki iki uçuşta ne düşündü, beni nasıl buldu bilmiyorum. Akşam, yaşlı eğitmenlerden biriyle de iki uçuş yapıyorum. Birincisi çok kötü geçiyor, yaptığım her şeye bir kusur buluyor. Gerard’ın yorumu çok hoş oluyor; “Boş ver, sen solo uçarken yaptığın hiç bir şeyi göremeyecek.” İkinci uçuşu daha iyi buluyor ama Karsten geri döndüğünde, beni ona şikayet etmekten de geri durmuyor. Karsten bana hiçbir şey demiyor bu konuda. Karsten ile son bir uçuş için uzun süre bekliyorum pistte ama rüzgar ters döndüğü için mümkün olmuyor. Dünkü gibi motorlu planörle çıkabileceğimizi söyleyip beni bir an mutlu ediyor, o kadar… Akşam yemeği bir kutlama havasında geçince alkol de tüketiliyor ve bunun üstüne uçmak imkansız.
Saatler sonra, yatmaya yakın, Gerard ile şiir analizi yapmaktayız, Karsten yanımıza uğruyor. Yarın sabah ayrılacağım, vedalaşmalıyız. Bu arada adresini alsam hiç fena olmaz, ileride PIV konusunda ona danışmak isteyebilirim. Benim için bir e-posta adresi yeterliydi, ev adresinden telefon numarasına kadar, her bilgiyi verdi.
“Solo uçmana çok az kaldı. Sadece özgüvene ihtiyacın var.”
“Ben de istiyorum ama bu sefer çok kısa kalacağım için sağlık belgesi bile almamıştım.”
“Sağlık belgen yok mu? Neredeyse çok kötü bir şey yapacakmışım! Ben bu sabah sana solo uçuş yaptırmayı düşünüyordum.”
“Biliyorum! Ama o aşamaya gelseydik, uyarırdım zaten.”
“Senin için herkes ‘güvenli değil’ demişti ama ben inanmadım. Sadece kendine güvenmen gerekli! Uçabilirsin.”
Herkes kim? Benimle uçmuş sayısız eğitmen yok ki burada. Beni en iyi Bernd biliyor. Geldiğimiz gün Jose, İspanyol eğitmen burada idi, benden bahsetmeye vakti olmuş mudur ki? Yoksa Peter mi, defalarca buraya gelip de hala solo uçamadığımı gözlemleyen müdür? Başka kim var ki benim beceriksizliğimi değerlendirebilecek! Bernd! Bir daha senle uçarsam! Demek kendimi en özgür hissettiğim yerde şimdiye kadar bana güvenen kimse olmamış. Halbuki Karsten, bana benden bile fazla güvendi. Bu güven değil midir bir insandan başarı hikayeleri çıkartan hatta bazen kahraman yaratan. Belki kibirli insanlar sadece özgüvenleri ile başarı elde edebilirler. Halbuki kendine yeterince güvenmeyen bir insanı en çok yüreklendirecek şey, başkalarının ondan beklentileridir. Sırf, yarattığı intibayı boşa çıkarmamak uğruna didinebilir güvensiz kişi. Başarısızlığın mahcubiyetini göğüslemek, şu yirmi metre yükseklikteki köprüden suya atlamaktan daha zor gelebilir.
Ertesi sabah, Almanya’nın bütün istasyonlarını gezmek üzere ayrıldım ikinci evimden. Ne bir başarı öyküsü, ne bir hayal kırıklığı… Bana da güvenilebilirmiş, bunu gördüm. Karsten demişti ki, “Planörle uçmak insanın hayata bakışını değiştirir. Hatta kimisi, solo uçuştan sonra dünyayı yönetebileceğini zanneder.” Beni ise “Solo uçuş yapabilirsin” sözü bile değiştirdi; daha özgüvenli, daha atak, daha bağımsız olmam gerektiği fısıldandı durdu kulağıma. Yarım kalmış hikayeler defterime bir yarım sayfa daha ekledim, alınan ders ise tam: Korkma.
Saatler sonra, yatmaya yakın, Gerard ile şiir analizi yapmaktayız, Karsten yanımıza uğruyor. Yarın sabah ayrılacağım, vedalaşmalıyız. Bu arada adresini alsam hiç fena olmaz, ileride PIV konusunda ona danışmak isteyebilirim. Benim için bir e-posta adresi yeterliydi, ev adresinden telefon numarasına kadar, her bilgiyi verdi.
“Solo uçmana çok az kaldı. Sadece özgüvene ihtiyacın var.”
“Ben de istiyorum ama bu sefer çok kısa kalacağım için sağlık belgesi bile almamıştım.”
“Sağlık belgen yok mu? Neredeyse çok kötü bir şey yapacakmışım! Ben bu sabah sana solo uçuş yaptırmayı düşünüyordum.”
“Biliyorum! Ama o aşamaya gelseydik, uyarırdım zaten.”
“Senin için herkes ‘güvenli değil’ demişti ama ben inanmadım. Sadece kendine güvenmen gerekli! Uçabilirsin.”
Herkes kim? Benimle uçmuş sayısız eğitmen yok ki burada. Beni en iyi Bernd biliyor. Geldiğimiz gün Jose, İspanyol eğitmen burada idi, benden bahsetmeye vakti olmuş mudur ki? Yoksa Peter mi, defalarca buraya gelip de hala solo uçamadığımı gözlemleyen müdür? Başka kim var ki benim beceriksizliğimi değerlendirebilecek! Bernd! Bir daha senle uçarsam! Demek kendimi en özgür hissettiğim yerde şimdiye kadar bana güvenen kimse olmamış. Halbuki Karsten, bana benden bile fazla güvendi. Bu güven değil midir bir insandan başarı hikayeleri çıkartan hatta bazen kahraman yaratan. Belki kibirli insanlar sadece özgüvenleri ile başarı elde edebilirler. Halbuki kendine yeterince güvenmeyen bir insanı en çok yüreklendirecek şey, başkalarının ondan beklentileridir. Sırf, yarattığı intibayı boşa çıkarmamak uğruna didinebilir güvensiz kişi. Başarısızlığın mahcubiyetini göğüslemek, şu yirmi metre yükseklikteki köprüden suya atlamaktan daha zor gelebilir.
Ertesi sabah, Almanya’nın bütün istasyonlarını gezmek üzere ayrıldım ikinci evimden. Ne bir başarı öyküsü, ne bir hayal kırıklığı… Bana da güvenilebilirmiş, bunu gördüm. Karsten demişti ki, “Planörle uçmak insanın hayata bakışını değiştirir. Hatta kimisi, solo uçuştan sonra dünyayı yönetebileceğini zanneder.” Beni ise “Solo uçuş yapabilirsin” sözü bile değiştirdi; daha özgüvenli, daha atak, daha bağımsız olmam gerektiği fısıldandı durdu kulağıma. Yarım kalmış hikayeler defterime bir yarım sayfa daha ekledim, alınan ders ise tam: Korkma.
29 Ocak 2011 Cumartesi
Amatör Martı/Bölüm 4: Roger

Endişeli görünmeye çalışır bir ifade ile;
“Sen tek başına uçmaktan biraz korkuyorsun.”
“Biraz.”
“Bunu yenmemiz lazım. Şimdi gidip uçmaya ne dersin? Motorlu planör ile, senin korkunu yenmek için. Yarın da arka arkaya iyi uçuşlar yaparsan…”
“Ben Perşembe günü gidiyorum.”
“Yarın Perşembe değil. Bu akşamdan ve yarından bahsediyorum.”
“Peki, şimdi mi?”
“Evet, neden olmasın?”
“Beni endişelendiren bir tek şey var, saçma sapan hatalar yapıp mahcup olmak.”
“Endişelenme. 10 dakika sonra hangarın önünde buluşalım mı?”
Neler oluyor? Neden benimle ilgileniyor? Bana acıdı mı, beşinci defadır buradayım ve hala yeterince iyi uçamıyorum diye? Yoksa gerçekten uçabileceğimi, sadece iki günde bunu başarabileceğimi mi düşünüyor?
Naif görünmemeye çalışarak, gayet tedirgin, gidiyorum hangarın önüne. Biri jipi toprakta kaydırarak eğleniyor. Erken geldiğimi zannetmiştim ama Karsten çoktan gelmiş, beni beklerken jip ile hevesini gideriyormuş. Bir taşın üstüne oturup, KUSU’nun geri gelmesini bekliyoruz.
“İnsanoğlunun korkuları vardır. Bunlar hayatını koruması için gereklidir. Fakat tamamen korkulara teslim olamayız, bir yere kadar onlarla savaşabilir, onları yenebiliriz. Çocukluğumun geçtiği yerde, yüzdüğümüz bir nehir vardı. Suyun bol olduğu zamanlar, köprüden atlardık, sadece beş metre yükseklikten. Fakat sular çekilmeye başladıkça bu tehlikeli olmaya başlardı. Gene de merak ederdik, ne olabilirdi ki? Hem atlamak çok eğlenceliydi. O yüzden her seferinde cesaretimizi toplar, atlardık. Beş metre…on metre… yaz sonunda yirmi metreden suya atlıyor olurduk. Arkadaşımın bir fotoğrafını çekmiştim, suya tam kavuşacakken; daha çarpmadığı halde o acıya hazır, yüzünü ekşitmiş. Ama bununla çok da eğleniyor, artık onun için korkacağı bir şey yok. Planörle uçarken de, evet o koltuktan bir an da olsa kopmak insanı korkutabilir. Ama sen artık ne yapman gerektiğini biliyorsun, ne olacağını biliyorsun, alışman lazım. Şimdi seninle alıştırma yapacağız. Yanında ben olacağım, zaten bu planörde bir sorun olursa hemen motoru çalıştırabiliriz. Ama sorun olmayacak, göreceksin ve yarın motorsuz planörde de korkmayacaksın artık. Bu arada, planörcülüğü neden seviyorsun?”
“Dünyaya yukarıdan bakmak… planörü aerodinamik kurallara göre kontrol edebildiğimi hissetmek… ve uçuyor olmak, enerji harcamadan, doğal bir şekilde uçuyor olmak hoşuma gidiyor.”
“Benim düşündüklerime benzer. Bu arada sen, program yapıp, bir grubu yönlendirmekten zevk alan bir insan mısın?”
“Evet.”
“Ben de öyle tahmin etmiştim, biraz yöneticilik var sende. Bu güzel bir şey ama bazen senin gibi insanların şöyle bir sorunu olabilir; işler planladıkları gibi gitmezse bütün neşeleri kaçabilir. Senin öyle olup olmadığını bilmiyorum ama planörcülükle ne alakası var bunun dersen, aslında planör tam olarak senin kontrolünde değil. Bunu kabullenebilirsen, korkuların azalır.
Bir zamanlar buraya yerleşmiş kızıl kanatlı bir kuş vardı. Roger ismini koymuştuk ona. Kendisine zarar vermeyeceğimizi bilir, bazen bizimle uçardı. Bir gün uzun mesafe uçuşu yapıyorum, baktım kızıl bir şey hareket ediyor yanımda, Roger. Pistten çok uzaklaşmıştım ama benimle gelmiş. Bana termik buluyordu, beraber dönmeye başlıyorduk. Ben bazen hızlı gidip onu geçiyordum, irtifa kaybettiğim için yeniden termik bulmam gerekiyor. Ben yükselmeye çalışırken o bana yetişiyor, onun için yönün açının önemi yok tabii, bazen benim kanadıma çok yakın geçiveriyor… Çok güzel bir seyahat yaptık Roger’la ve beraber geri döndük. O an görüyorsun, planörle uçmak gerçekten doğal bir şey, doğaya aykırı bir şey yapmıyoruz, yapamayız.
Babam 12 sene burada çalıştı. Çok emeği geçti. Benim eğitmenim de o idi, ağabeyimin eğitmeni de. Şimdi ben de ondan öğrendiklerimi öğretiyorum. 2 sene önce öldü. Hala, buraya geldiğimde, binanın köşesinden babam çıkacak gibi hissederim.”
O sırada KUSU indi. Gene aralarında Almanca şakalaştılar. Tırmandım Kuzu’ya, motor çok ses yaptığı için telsiz kulaklık ile konuşmalıyız. Kulaklığı takıp da Karsten’ın sesini ne kadar rahat duyduğumu görünce iyice pilot gibi hissetmeye başladım.
Korktuğum gibi bir uçuş olmuyor. Hatta bana basit gelen bir alıştırma. Hiç güven verememiş miyim ben, neden böyle bir alıştırma yapma ihtiyacı duydu ki? Reflekslerim zayıf olduğu için mi?
İniyoruz ve bizi karşılayanlarla beraber planörü temizliyoruz. Bir an, herkesin ilgi odağıyım adeta. “Uçuş nasıldı?”, “Böcekleri katletmişsin.” …
Karsten o akşam alkol almamamı ve sabah sıkı bir kahvaltı etmemi öğütlüyor. Hatta ertesi sabah yanımdan geçerken tabağımı kontrol edip onaylıyor. Alkol uyarısı, solo uçuştan önce yapılır. Ama hayır, boşuna heyecanlanmayın, solo uçuş yapmama imkan yok. Sağlık kontrolünden geçmedim fakat bunu Karsten’a söylersem korkularımdan dolayı bahane ürettiğimi zannedebilir, hevessiz olduğumu zannedebilir, en kötüsü bu yoğun ve bana aniden özgüven veren ilgisini geri çekebilir.
25 Ocak 2011 Salı
Amatör Martı/Bölüm 3: Hayat Değiştiren Uçuş
Burada sadece iki günüm kaldı! Kahvaltıda karşımda oturan Karsten, tabağımdakilere bakıp, neden bu kadar ufak tefek kaldığımı anladığını söylüyor. Kalkarken, Karl’dan bir uyarı alıyorum; “Bugünlük, doğuştan gelen nezaketini bir yana bırak. İki gün sonra gidiyorsun, ilk sırada uçmaya bak.” Sert önyargılarımdan utanıyorum.
Grubun en disiplinlileri olarak, Karsten ve biz kız öğrenciler, piste ilk varanlarız.
“Hepiniz Bernd ile mi uçacaksınız?”
“Evet. Ve ben ilk uçacağım, Karl öyle dedi.”
“Ama sen uçmak için çok gençsin.”
“Grubun en büyüğü benim, eğitmenden bile büyüğüm!”
Ve hala yalnız uçamamaktayım.
Sadece iki uçuş, şu otobüs gibi planörle. Benim ilk göz ağrım, Vosvos gibi planör K-13 ile uçmuyor ki gözde eğitmenim Bernd.
Artık akşam oluyor. Bana bir kez daha sıra gelmedi. Birden Karl beni çağırıyor, K-13 ile uçmak ister miyim? Elbette! Fırlıyorum. Karsten ile uçacakmışım. Dalış ve dönüş de yapacakmışız. Hayır! Ben öyle şeylere hazır değilim. Yerçekimini olduğundan çok hissetmeye niyetim yok. Mecbur muyuz? Evet… evet gibi bir şey. Uyarıyorum “bağırırım”. Dalışa geçip hız kazanıyoruz, bağırıyorum. Aniden yükselmeye başlayıp duruyoruz, bağırıyorum. Düşüyoruz, bağırıyorum. Dönüp, savrulup… uçmaya devam ediyoruz. Başım dönüyor. “Bir kez daha?” “Hayır” diyorum sırf inadımdan. Katlanılmaz bir şey değil ama korkağı oynamak işime geliyor. İnişim ise hiç fena değil.
Planörü geri piste taşırken Kasten’dan hem övgüler hem eleştiriler dinliyorum. Karl ile Almanca konuşuyorlar. Benim solo uçuşum ile ilgili mi? Hayır, hayatta ihtimal vermem. Hemen bir uçuş daha yapacakmışız. Kendime fazla mı güveniyorum nedir, pek çok hata ile sonuçlanıyor bu uçuş. Hatta inişten hemen önce gözlerim sulanıp yanmaya başlıyor, her şeyi berbat ediyorum. “Bunu unutmak, sadece ilk uçuşumuzu göz önünde bulundurmak istiyorum” diyor Karsten. Çok mahcubum.
Bende hafif bir karın ağrısı, açlık… ter içinde dönüyoruz hangara. Planörleri temizleyip hangarı kapatıyoruz. Motorlu planör KUSU’yu -benim için Kuzu- yolcu ediyoruz. Akşam yemeği, duş, artık iyi hissediyorum. Henüz giyinmişim ki, koridorda ismim yankılanıyor. Karsten! Konuşmak için beni dışarı çağırıyor.
Grubun en disiplinlileri olarak, Karsten ve biz kız öğrenciler, piste ilk varanlarız.
“Hepiniz Bernd ile mi uçacaksınız?”
“Evet. Ve ben ilk uçacağım, Karl öyle dedi.”
“Ama sen uçmak için çok gençsin.”
“Grubun en büyüğü benim, eğitmenden bile büyüğüm!”
Ve hala yalnız uçamamaktayım.
Sadece iki uçuş, şu otobüs gibi planörle. Benim ilk göz ağrım, Vosvos gibi planör K-13 ile uçmuyor ki gözde eğitmenim Bernd.
Artık akşam oluyor. Bana bir kez daha sıra gelmedi. Birden Karl beni çağırıyor, K-13 ile uçmak ister miyim? Elbette! Fırlıyorum. Karsten ile uçacakmışım. Dalış ve dönüş de yapacakmışız. Hayır! Ben öyle şeylere hazır değilim. Yerçekimini olduğundan çok hissetmeye niyetim yok. Mecbur muyuz? Evet… evet gibi bir şey. Uyarıyorum “bağırırım”. Dalışa geçip hız kazanıyoruz, bağırıyorum. Aniden yükselmeye başlayıp duruyoruz, bağırıyorum. Düşüyoruz, bağırıyorum. Dönüp, savrulup… uçmaya devam ediyoruz. Başım dönüyor. “Bir kez daha?” “Hayır” diyorum sırf inadımdan. Katlanılmaz bir şey değil ama korkağı oynamak işime geliyor. İnişim ise hiç fena değil.
Planörü geri piste taşırken Kasten’dan hem övgüler hem eleştiriler dinliyorum. Karl ile Almanca konuşuyorlar. Benim solo uçuşum ile ilgili mi? Hayır, hayatta ihtimal vermem. Hemen bir uçuş daha yapacakmışız. Kendime fazla mı güveniyorum nedir, pek çok hata ile sonuçlanıyor bu uçuş. Hatta inişten hemen önce gözlerim sulanıp yanmaya başlıyor, her şeyi berbat ediyorum. “Bunu unutmak, sadece ilk uçuşumuzu göz önünde bulundurmak istiyorum” diyor Karsten. Çok mahcubum.
Bende hafif bir karın ağrısı, açlık… ter içinde dönüyoruz hangara. Planörleri temizleyip hangarı kapatıyoruz. Motorlu planör KUSU’yu -benim için Kuzu- yolcu ediyoruz. Akşam yemeği, duş, artık iyi hissediyorum. Henüz giyinmişim ki, koridorda ismim yankılanıyor. Karsten! Konuşmak için beni dışarı çağırıyor.
21 Ocak 2011 Cuma
Amatör Martı/Bölüm 2: Uçmadan bir Gün
Planör sporuna 14 yaşında başlamak bir adet. Her eğitmenin ayrı ayrı komik hikayeleri var. Mesela Bernd, gözlerinin bozuk olduğu anlaşılmadan önceki yıllarında hiç sevememiş uçmayı. İniş T’sini seçmeye başlayınca uçmanın manasını kavramış. Şimdi olağan bir tutku ile bahsediyor; planörcülüğün takım oyunu oluşundan, refleksin, bazen cinsiyetin bile performansı ne kadar etkilediğinden.
Beşinci defa buradayım. Bu sefer kısa bir ziyaret olacak bu. Ötede, geçen seferden tanıştığım bir eğitmen, Karl, bizim gruptan bir kızla selamlaşıyor, gene eğitmen olan kardeşi ile tanıştırıyor. Karl’ın kızlara olan düşkünlüğünün yanı sıra, Türklere karşı yanlış yargılarından da hoşlanmadığım için, selamlaşmayı biraz geciktirmekte sakınca görmüyorum. Kardeşinin, onun bir kopyası mı yoksa tam tersi, dünya tatlısı bir insan mı olduğunu merak ettiğim halde, onlardan yana bakmamayı doğal bir hale getirip, geçip gidiyorum.
Pistte ilk gün. Planörleri monte etmekle geçiriyoruz sabahı. Karl’ın sulu şakalarından daha beteri; gökyüzünden sulu bir tehdit gelmekte! Derhal planörleri hangara kapatıp… pasta yemeğe gidiyoruz. Huzur evi uyuşukluğumuzla dalga geçerken, bir şekilde işimden bahsetmeye başlıyorum. Birisi-öğlen yemeğinde karısından bahsedişini bakışlarım ve yanlış hatırlamıyorsam kaldırdığım kadeh ile takdir ettiğim kişi-tez çalışmamda kullanacağım yöntemleri soruyor, ve “belki ileride PIV” dediğim anda “PIV konusunda yardım ister misin? Sana adresimi vereyim mi? Sizin okul ile ortak projeler yürütmek istiyorum…” Benim PIV’nin P’si ile tanışmama daha aylar var! Sen kimsin? Adresini ver tabii ama adın ne?
“Biz Naumburg’a, Nietzsche’nin evini görmeye gideceğiz. Gelmek ister misiniz?” diyorum.
“Şimdi değil, iki saat sonra meydanda buluşalım mı?”
Neden olmasın? Nietzsche’nin evi pazartesileri kapalıymış zaten, pek çok müze gibi.
Meydanda, sıcaktan takatsiz kalmak üzereyim, bir dondurmacıya oturuyoruz. Konuşmalar daha çok Almanca ve Fransızca. Sadece kelimeleri yakalayabiliyorum, biraz sessiz belki biraz sıkkın görünüyorumdur. Konuşacak olursam, gülümsemeye çalışıyorum, kimse tepkili olduğumu zannetmesin.
Akşam yemeğinden sonra biraz müzik; Karl ve kardeşi Karsten tarafından. Karsten, hani şu PIV’ci. 22 senelik planörcüymüş, 14 yaşında babasının öğrencisi olarak başlamış. Burada değil elbette; doğudayız, 22 sene önce buraya giremiyormuş ki.
Yatmaya gitmeden önce Karl bir kağıt çıkarıp ertesi gün için grupları belirlemeyi öneriyor. Şakacı bir çocuklukla, paylaşamıyoruz planörleri, eğitmenleri. Ve arkadaşım Gerard, bir kare yakalıyor, kendimize odaklanmayıp o anlarımızı paylaşalım diye. Bernd, en popüler eğitmen olmanın verdiği bir umursamazlıkla, Karl’ın gitarını kurcalamakta. Karl, elinde kağıt kalem, kızlardan birinin gönlünü yapmak istiyor. Herkesin gözü kağıtta, ben dahil. Kareden hemen önce ne demişim ki, bir kişinin gözü bende! Gözümün içine bakmakta, ben farkında değilim, aldırmaz gibi görünmekteyim, gözüm kağıtta. “K-21 benim için otobüs gibi” demiş olmalıyım, Karsten gülerek beni süzmekte…
19 Ocak 2011 Çarşamba
Amatör Martı/Bölüm 1: Yuvaya Dönüş
Kendimi martılarla bir tuttuğum yerdeyim.
Buraya her gelişimde aynı benzetme ile kendimi tekrarlıyorum. Burası da, her gelişimde kendini tekrarlıyor, değişimin kendisi buraya pek sık uğramıyor.
Yemekhaneye girerken aynı kesif koku, menü hep aynı fukaralıkta, anlatılan hikayeler aynı. Bu değişmezlik mi insanı evine dönmüş gibi hissettiren yoksa buranın yerlilerinin sıcaklığı mı?
Ya da asıl sebep, evimin zaten gökler olması mı? Almanya’nın bir dağ köyünde, planör eğitimi alıyoruz. Da Vinci’nin çizimlerinden 4 asır sonra, Hezarfen Ahmet Çelebi’nin idamından 2 asır sonra, yokluktan varlık yaratan Almanlar, uçmak için bu kez martıları örnek alıyorlar. Yokluktan varlık yaratmakla ne mi kastediyorum? 1. Dünya Savaşı sonrası, ağır sanayisine ambargo konan Almanların, motorsuz uçuş için canla başla çalışmalarını kastediyorum.
Planörlere ilk hızın, yamaçtan aşağı itilerek ya da bir grup insan tarafından sapan mantığıyla fırlatılarak kazandırıldığı günler şimdi kahkahalarla anlatılan efsanelere konu. Her ne kadar, paraşütün pek de işe yaramayacağı yüksekliklerde, sırf ağırlık olsun diye paraşütsüz uçmuyorsak da, bugün aerodinamiğe ve arka koltukta oturan uçuş eğitmenine çok güveniyoruz.
Simgemiz martı; Attila İlhan’a inat, kendimizi martılarla bir tutuyoruz burada. Deniz kıyısında oturup da gemilere binemezken yazdığı şiir, iki nesil sonra bende nasıl da anlam kazanıyor, farklı kıyılara demirlemiş ve martı taklidi yaparken ve hatta çoluk çocuk henüz düşünülemezken.
Buraya her gelişimde aynı benzetme ile kendimi tekrarlıyorum. Burası da, her gelişimde kendini tekrarlıyor, değişimin kendisi buraya pek sık uğramıyor.
Yemekhaneye girerken aynı kesif koku, menü hep aynı fukaralıkta, anlatılan hikayeler aynı. Bu değişmezlik mi insanı evine dönmüş gibi hissettiren yoksa buranın yerlilerinin sıcaklığı mı?
Ya da asıl sebep, evimin zaten gökler olması mı? Almanya’nın bir dağ köyünde, planör eğitimi alıyoruz. Da Vinci’nin çizimlerinden 4 asır sonra, Hezarfen Ahmet Çelebi’nin idamından 2 asır sonra, yokluktan varlık yaratan Almanlar, uçmak için bu kez martıları örnek alıyorlar. Yokluktan varlık yaratmakla ne mi kastediyorum? 1. Dünya Savaşı sonrası, ağır sanayisine ambargo konan Almanların, motorsuz uçuş için canla başla çalışmalarını kastediyorum.
Planörlere ilk hızın, yamaçtan aşağı itilerek ya da bir grup insan tarafından sapan mantığıyla fırlatılarak kazandırıldığı günler şimdi kahkahalarla anlatılan efsanelere konu. Her ne kadar, paraşütün pek de işe yaramayacağı yüksekliklerde, sırf ağırlık olsun diye paraşütsüz uçmuyorsak da, bugün aerodinamiğe ve arka koltukta oturan uçuş eğitmenine çok güveniyoruz.
Simgemiz martı; Attila İlhan’a inat, kendimizi martılarla bir tutuyoruz burada. Deniz kıyısında oturup da gemilere binemezken yazdığı şiir, iki nesil sonra bende nasıl da anlam kazanıyor, farklı kıyılara demirlemiş ve martı taklidi yaparken ve hatta çoluk çocuk henüz düşünülemezken.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)