Kendimi martılarla bir tuttuğum yerdeyim.
Buraya her gelişimde aynı benzetme ile kendimi tekrarlıyorum. Burası da, her gelişimde kendini tekrarlıyor, değişimin kendisi buraya pek sık uğramıyor.
Yemekhaneye girerken aynı kesif koku, menü hep aynı fukaralıkta, anlatılan hikayeler aynı. Bu değişmezlik mi insanı evine dönmüş gibi hissettiren yoksa buranın yerlilerinin sıcaklığı mı?
Ya da asıl sebep, evimin zaten gökler olması mı? Almanya’nın bir dağ köyünde, planör eğitimi alıyoruz. Da Vinci’nin çizimlerinden 4 asır sonra, Hezarfen Ahmet Çelebi’nin idamından 2 asır sonra, yokluktan varlık yaratan Almanlar, uçmak için bu kez martıları örnek alıyorlar. Yokluktan varlık yaratmakla ne mi kastediyorum? 1. Dünya Savaşı sonrası, ağır sanayisine ambargo konan Almanların, motorsuz uçuş için canla başla çalışmalarını kastediyorum.
Planörlere ilk hızın, yamaçtan aşağı itilerek ya da bir grup insan tarafından sapan mantığıyla fırlatılarak kazandırıldığı günler şimdi kahkahalarla anlatılan efsanelere konu. Her ne kadar, paraşütün pek de işe yaramayacağı yüksekliklerde, sırf ağırlık olsun diye paraşütsüz uçmuyorsak da, bugün aerodinamiğe ve arka koltukta oturan uçuş eğitmenine çok güveniyoruz.
Simgemiz martı; Attila İlhan’a inat, kendimizi martılarla bir tutuyoruz burada. Deniz kıyısında oturup da gemilere binemezken yazdığı şiir, iki nesil sonra bende nasıl da anlam kazanıyor, farklı kıyılara demirlemiş ve martı taklidi yaparken ve hatta çoluk çocuk henüz düşünülemezken.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder